Göksel Baktagir’den Arap ezgileri

Kanun üstadı Göksel Baktagir, geçtiğimiz kasım ayında sessiz sedasız 14. albümünü yayınladı. “Hayal Gibi Ezgiler/Kalb-i Coşku”nun diğerlerinden farkı, Arap ezgilerinden esinlenerek, içine oryantal tınılar katılarak oluşturulması. 300’ün üzerinde bestesine her geçen gün yenilerini ekleyen sanatçıyla ‘sükunetle’ karşılanan son albümünü konuştuk.

Görsel

Son albümünüz tını ve içerik yönüyle diğerlerinden farklı. Nedir bunun sebebi?

Altı yıl önce Tunus’a ilk gittiğimde inanılmaz büyük bir coşkuyla karşılandığım gibi, oradan dönüşte elime bir sürü DVD kopyaları verildi. Konservatuarda bir öğrenci diplomayı almaya hak kazanmak için bir enstrümanıyla yaklaşık 45 dakikalık resital veriyor. Baktım ki icra etmek zorunda oldukları o eserler arasında benim de bestelerim var. Tamburi Cemil Bey’den sonra bu topraklarda yetişen bir müzisyenin bestelerinin o ülkelerde değer bulması kültürümüzün devamlılığı açısından farklı mutluluk yaşattı bana. Ben de biraz o ülkenin renklerine bürünmüş, daha oryantal tınılarda besteler yapmaya gayret gösterdim.

Peki, albüm bize ne anlatıyor?

Bu albümle birlikte ben, içimizdeki coşkunun merkezine bir yolculuk yapmak istedim. Dolayısıyla ortaya daha coşkulu bir albüm çıktı. Ama bu coşkunun yanında bir yandan toplumsal yapımızla bağdaşan o hüzün hali de kendini gösteriyor. Hayatın kendisini içeren akıcı bir müzik yolculuğu olsun istedim. ‘Yâ Allah’ adını verdiğim kapanış eseri daha derinlikli bir parça. Orada Rashid Ghulam, Hazreti Ali’nin Peygamber Efendimiz’i (sas) öven sözlerinden çok derinlikli bir nutku şerifi Arapça kaside olarak seslendirdi. Bu açıdan manevi tarafı da çok ağırlıklı.

Bir de kanun virtüözü Halil Karaduman’a ithaf ettiğiniz bir parça var…

Albümün tamamlanmasına çok az kala, 8 Ekim 2012 günü kaybettik Halil ağabeyimizi. Ben de, hem derinliğin hem de coşkuların sanatkârı olan kıymetli büyüğümüz Karaduman’a bir gönül hediyesi olarak, onun aziz ruhuna bir parça hediye etmek istedim. Eseri, bizim ve Doğu’nun çok derin makamı olan hicaz makamında besteledik.

Sizi Arap topraklarında bu kadar etkileyip albüm yapmanıza sebep olan duygu neydi?

Tunus’tan geldikten sonra yakın dönemlerde Arap ülkelerinden birtakım davetler aldık ve aramızda gitgide büyüyen bir gönül birlikteliği oluştu. Orada her seferinde dikkatimi çeken ve daha çok heyecanlandıran şey ise Arap dünyasının bizim öksüz kaldı dediğimiz saz müziğinin işlenmesi noktasında Türkiye’ye nazaran daha doğru temeller üzerinde bir yaklaşımları olmasıydı. Mesela Tunus’ta her sene enstrümantal müzik festivalleri yapılıyor, bir ud sanatçısı on bin kişilik salonu doldurabiliyor. Bu beni çok cezbediyor. Siz bir enstrüman sanatçısı olarak oradaki bir davete katılıyorsunuz ve orada ruhları besleyen hazır bir potansiyel gruba konser veriyorsunuz.

Bizim enstrümantal müziğe yaklaşımımızla onların yaklaşımı arasında ne gibi farklar var?

Onların müzik kültürleri içinde, dikkat ederseniz sözlü bölümün yanında bir o kadar enstrümantal bölüm kullanılıyor. Arap müziği sanki zaman durmuş gibi çok daha geniş, uzun soluklu eserler içerir. Ancak daha oryantal yapıda seyrettiği için daha ritmik ve daha melodik bir müzik türü Arap müziği. Ve enstrümanların uzun soluklu bölümleri de aslında kendi kültürel kimliklerini oluşturuyor. Enstrümanlara ayrı bir muhabbetle bağlılar. Oysa bizim müziğimizde, musiki kültürünü taşıyan enstrümanlardır. Ama uzun yıllar bu enstrümanlar refakat denilen konumda kalmış. Neden? Çünkü sözlü müziğimiz çok daha önde gitmiş ve bu yüzden maalesef enstrümanlarımız için yazılmış eserler çok kısır kalmış.

Neden böyle olmuş peki?

Benim hiçbir zaman desteklemediğim ve sevmediğim bir yaklaşım vardır, hep duyarız, derler ki “Udi Nevres Bey öyle bir hüzzam bestelemiş ki ben bunun üzerine ne koyayım?” İnanın zaten bizim yaptığımız o besteler öyle abide eserleri gölgelemek adına yapılmıyor ki! Bugün Tamburi Cemil Bey de yaşamış olsaydı o saz müziği formlarında ne yenilikler yapacaktı kim bilir. Biz müzeci mantığında, bize miras kalan değerleri sadece işleyip üzerine bir şey koymazsak bitirebiliriz bu müziği. Öte yandan, usta çırak ilişkisini yaşatmalıyız. Ama herkesin hocayla buluşma şansı yok. Dolayısıyla metot dediğimiz kitap eksikliğimiz o kadar fazla ki, yüzyıllar boyunca meşk devam etmiş ama o birikimini kitaba dönüştüren çok az olmuş. Böyle olunca enstrümanlarımızın gelişimi için gerekli olan yollarda bir tıkanma meydana gelmiş.

Zaman

Reklamlar

About okuryazarsanat

Okur Yazar, bir kişi veya kuruma bağlı olmayan; sosyal paylaşım ağları üzerinde sanatın her dalıyla ilgili haberleri, gelişmeleri, etkinlikleri duyurmayı amaçlayan; sanatın her dalına mensup sanatkarların eserlerini paylaşırken, yeni yüzlere ve toplumsal duyarlılık veya dayanışma gerektiren olaylara da seyirci kalmayan bir kültür sanat oluşumudur. Twitter, Facebook, Tumblr, Instagram, Pinterest, Blog adreslerimiz "Anasayfa" sütununda belirtilmiş olup, Okur Yazar'ın isim benzerliği olan internet siteleri, kendi belirttiğimiz adreslerimiz dışında farklı sosyal paylaşım hesapları ve basılı yayınlarla ilgisi yoktur. Paylaşım yaptığımız adresler sosyal paylaşım hesaplarımızda belirtilmiştir.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s